PiVOLKA İçindekiler

 

Zihnin ve Bilincin Spor Yapma Biçimi: Rüyalar
E. Güven
[PDF]

Kentsel Planlama Aracı Olarak Toplumsal Hareketler ve Gezi Parkı Örneği
O. Karakaya
[PDF]

Biyoteknoloji: On Bin Yıllık Serüven
C. Kayhan
[PDF]

Bir Sosyal Psikolog Gözüyle Afetler
C. Doğulu

[PDF]

O Kadar Kötü ki Çok İyi: 'The Room'
U. Başerdem
[PDF]

PiVOLKA 27

Yıl: 8, Sayı: 27, Nisan 2018, ISSN: 2587-022X

Editörden... | Bahar Bahtiyar Saygan

PiVOLKA 27

Psikolog ve psikanalist Otto Rank, insanın ilk travmatik yaşantısının doğum anı olduğunu söyler. Düşünülebilecek en korunaklı ortam olan anne rahminden çıkan bebek, dünyayla ilk karşılaşma anında çığlık atmasına sebebiyet verecek kadar acı verici olan ilk oksijeni çeker ciğerlerine. İroniktir ki bu “ilk” an, acı vericiliğinin yanı sıra hayati önem taşır. Hayatı kucaklamış, önüne kocaman bir ömür sunduğumuz insan yavrusunun bu ilk travmatik deneyiminin üzerinde çok da durmayız, çünkü o artık hayattadır, atlatacaktır, yaşayacak ve öğrenecektir.

Sonraları, eğer şanslıysak daha az ama asla hiç değil, benliğimizi ve bütünlüğümüzü örseleyecek deneyimlere maruz kalırız. Sayısı bir yana, bu deneyimlerle nasıl başa çıktığımızdır önemli olan; benliğimizin içine nasıl yedirdiğimiz, zihnimizde nereye yerleştirdiğimizdir. Hayat boyu süren anlamlandırma ihtiyacımız da bundan ileri gelir belki de. Yaşantının travma olarak adlandırılabilmesi için, ölüm ile karşı karşıya gelme ya da birey bütünlüğünün bozulma ihtimali gerekli diye belirtilir. Diğer bir ifadeyle, yok olma ya da eksik olma ihtimali ile karşı karşıya gelmek. Bu bakış açısıyla travma için, hiçlik ile yüzleşmektir diyebilir miyiz?

Zaman geçer, artık büyüklü küçüklü bireysel travmalarımızı kanıksadığımız noktada bir de toplumsal travmalarla baş etmek zorunda olduğumuzun farkına varırız. Parçası olduğumuz -isminin ne olduğu hiç fark etmez- grubun maruz kaldığı travmatik yaşantılar adeta yok olmamızı istiyor gibidirler, hem birey hem de grup olarak. Biz ise var olduğumuzu kanıtlamaya çalışırcasına büyürüz. İşte travmaların insanı değiştirdiği/geliştirdiği bu noktaya “travma sonrası büyüme” denir. Acı verici bir deneyimi takip eden değişken bir zaman diliminden sonra; daha güçlü, daha kabullenici, hatta daha bilge olmak. Yakın ilişkiler kurmaya daha açık oluruz, diğerlerine karşı daha fazla şefkat duymaya da. Süregelen anlamlandırma çabamız yön değiştirir bazen, yaşama karşı bakış açımız, beklentilerimiz de. Davetsiz bir olgunluk gibi nitelendirilebilir belki de. Travma sonrası büyüme, psikoloji alan yazınında daha somut travmatik yaşantılar için söz edilse de, doğum anından itibaren maruz kaldığımız büyüklü küçüklü travmalarımız bize daha “iyi” olma yolunda büyüklü küçüklü adımlar attırıyor olabilir. Unutmamalıyız ki evren, karşıtlıkların dinamizminden beslenmektedir.

Keyifli okumalar...