Eleştirel - Yaratıcı Düşünme ve Davranış Araştırmaları Laboratuvarı
Eleştirel - Yaratıcı Düşünme ve Davranış Araştırmaları Laboratuvarı
ELYADAL Menü Bar
 

PiVOLKA Yıl: 1 Sayı 2
 

PiVOLKA Yıl: 1 Sayı 2
 


PiVOLKA'nın Diğer Sayıları
(HTML)

PiVOLKA 01
PiVOLKA 02
PiVOLKA 03
PiVOLKA 04
PiVOLKA 05
PiVOLKA 06
PiVOLKA 07
PiVOLKA 08
PiVOLKA 09
PiVOLKA 10
PiVOLKA 11
PiVOLKA 12
PiVOLKA 13
PiVOLKA 14
PiVOLKA 15
PiVOLKA 16
PiVOLKA 17

PiVOLKA'da yayınlanan bütün yazıları, konularına göre izleyebilmek için lütfen burayı seçiniz.

PiVOLKA'yı Adobe Acrobat PDF dosyası olarak bilgisayarınıza indirebilirsiniz.

PiVOLKA00.zip (0.48KB)
PiVOLKA01.zip (0.48MB)
PiVOLKA02.zip (0.59MB)
PiVOLKA03.zip (0.57MB)
PiVOLKA04.zip (2.31MB)
PiVOLKA05.pdf (1.04MB)
PiVOLKA05-ek.pdf (1.14MB)
PiVOLKA06.pdf (1.87MB)
PiVOLKA07.pdf (1.82MB)
PiVOLKA08.pdf (1.52MB)
PiVOLKA09.pdf (1.90MB)
PiVOLKA10.pdf (1.25MB)
PiVOLKA11.pdf (1.45MB)
PiVOLKA12.pdf (1.61MB)
PiVOLKA13.pdf (1.33MB)
PiVOLKA14.pdf (1.69MB)
PiVOLKA15.pdf (1.93MB)
PiVOLKA16.pdf (3.05MB)
PiVOLKA17.pdf (1.00MB)


PiVOLKA Savaş Özel Sayısı
PiVOLKA-war.pdf (3.14MB)
 
PDF dosyalarını internet gezgininiz yardımıyla hemen okumak için farenin sol tuşunu, bilgisayarınıza kaydetmek için ise sağ tuşunu kullanınız.

 

 

Tepki-siz Toplum

Deniz Gültekin
denizgultekin@hotmail.com
ELYADAL

Toplumsal düzende akıp giden gündelik yaşantımızda, sürekli etkileşim içinde olan insanlar olarak belirli bir sistematik dahilinde yaşıyoruz. Bu sistematikte nerede ne şekilde davranacağımızdan, kendimizi ne şekilde tanımlayıp bir kimliğe sahip olacağımıza kadar birçok şeyi belirliyoruz. Asıl sorun burada başlıyor: Aslında biz mi belirliyoruz yoksa belirliyorlar mı? Belki de gizli bir el bir şekilde bu düzeni kuruyor ve denetimi elinde bulunduruyor. Ve belki de siz kontrolün elinizde olduğunu sanıyor ve neye ne şekilde anlamlar yükleneceğini kendiniz belirlediğinizi düşünüyor olabilirsiniz. “Benim tercihim”, “benim anlayışım” deseniz de, aslında sistemin işleyen çarkı içerisinde sahiplendiğiniz tüm değer ve düşünceleriniz, sistemin sizde içselleştirmeyi başardığı değerler ve düşünceler oluyor.

Sistemin varlığını sürdürebilmesi için o toplumun hayata, insana, siyasete, ekonomiye bakışını çok iyi bilmesi gerekiyor. Çünkü başarılmak istenen tek tipleştirme, tepkisizlik, kötünün iyisini seçme zorunluluğu yaratarak ‘alternatifsizlik’ üzerine kurulu bir tüketim toplumu olunca, tüm bunların gerçekleşmesi için sizin tanımlanabilmenize yönelik iyi bir analiz gerekiyor. Aslında sistem sizi sizden iyi tanıyor: Nelere karşı zaafınız var? Nelerde eksikliğiniz var? Sizi birarada tutan nedir? Tüm bunların cevabı çok iyi biliniyor ve herhangi bir sapma halinde anında müdahale edilerek sapmalar etkisiz hale getiriliyor.

Bugün öyle bir sistemde yaşıyoruz ki, ülkemizde şartlar ne kadar kötüye giderse gitsin çarklar yine de dönüyor. Sistemi yaratan (genelde bu daha çok dayatılan yapıya uyma şeklinde gerçekleşiyor) ve ona işlerlik katan insanlar, kötüye giden durum karşısında tepkisiz izleyici rolünü üstleniyorlar. Bu insanlara aynı yemek tekrar tekrar yediriliyor, vitamini ölse de yemeğe devam ediyorlar. Çünkü kafalara kazınan anlayış, başka alternatifin olmadığıdır. Tüm seçeneklerin denendiği noktada ‘kriz’ olarak adlandırılan belirsizlik ortamında, birileri çıkıp kendi yeniliğini ve farklılığını anlatmaya başlıyor. Ülkemizde bu tarz sahnelere yabancı olmasak da, bir türlü senaryo değişmemekte ve hatta oyuncuların bile aynı kaldığı bu oyunda oyuncular, devanın kendilerinde olduğunu iddia etmektedir. Toplumunuzun sorunları yıllardır aynı değilmiş gibi, aniden üretilen bu sihirli formülle yeni kurtarıcı, -sadece paketi değiştirilerek yeniymiş gibi piyasaya sunulan ürünler gibi- halkın beğenisine sunuluyor. Bu durumda en büyük etkiyi yaratan, kitle iletişim araçlarının yaygınlık kazanmasıdır. Bu öyle bir etkidir ki, sizin düşüncelerinizi belirleyip yönlendirebilmektedir. Görüntülerde yansıtılan; halkı ile kucaklaşmış, sırça köşkünden vazgeçip gökten zembille inmişçesine ülkesinin sorunlarına derman bulmak için kolları sıvamış fedakar bir insandır. Kriz dönemlerinde sorgulamayan ve düşünmeyen bir toplum yaratma adına, televizyonlarda pembe dizilere ve televole tarzı programlara halkın ilgisi çekilerek, sisteme karşı girişilebilecek bir tepki tehlikesinin önüne geçilmektedir.

Tepkisizliğin sebebini, sadece kitle iletişim araçları ile sağlanan yoğun etkiye bağlamak pek de doğru değil herhalde. Tepkisizliğe yol açan bir diğer etki de; o toplumun siyasal kültürüdür. Siyasal kültürü bilmek, o toplumun devlete, siyasete, kültüre, geleneklere yüklediği anlamları bilmeyi beraberinde getirir ve şu anki koşulları değerlendirirken objektif bir bakış açısının bu şekilde sağlanabilir. Türkiye’de toplumsal düzene, geçmişten günümüze kadar süregelen köklü anlayışlar hakimdir. Hayatın her alanında belirleyicilik misyonunu elinde bulunduran ‘otorite’dir. Yöneten-yönetilen ilişkisinde otoritenin belirleyiciliği o kadar sağlamdır ki, otoritenin yaptığı hataların hesabı sorulmaz ve hatta hatalar hafızalardan oldukça kolay silinir. Bu bakış açısında otoritenin gücünü sağlayan, sadece otoritenin kendisi değildir; aynı zamanda insanların ona yüklediği anlamın da katkısı bulunmaktadır. Otorite; “Allah devletimize ve milletimize zeval vermesin” anlayışında kendisini ifade eder ve el üstünde tutulan, her şeyin doğrusunu bilen, dış mihraklara karşı bir tür kalkan olarak algılanmaktadır.

Buradaki kilit nokta, toplumdaki aile kurumuna yüklenen anlamda beliriyor. Aileye yüklenen anlam muhafazakar bir bakışta yer almaktadır. Ailede babanın rolü; kuralları koyucu, koruyucu ve saygı gereği karşı gelinmez olarak belirlenmiştir. Aynı şekilde ‘devlet’ de ilahi kudreti ile insanımızın bakışında en üstte yer alır ve ona karşı geliş, ‘devlet baba’ atfı nedeniyle saygısızlık olarak adlandırılır. Bu anlayış, Doğu Anadolu Bölgesi’nde etkinliğini daha da hissettirmektedir. Doğu’da varolan toprak beyliği sistemi ile insanımız, sorunlarının çözümünü ağasına koşmakta aramaktadır ve hatta bu insan, devletinden çok ağasını bilmektedir. Bu anlayışın yansımasını, kentteki insanın yaşamında yer alan akrabalara bağlılık geleneğinde –sıkıntıya düşüldüğünde çözümün, akrabaların olanaklarında aranması gibi- görebiliriz. Oysa ki devletimizin bize karşı sorumlulukları –örneğin; iş garantisi- unutuluyor. Batı’da gittikçe yanlızlaşan insan,tepkisini doğrudan ortaya koyarak eyleme girişiyor. Türkiye’ye baktığımızda ise; cemaatçi bir toplum yapısında kurulan derneklerin, vakıfların ya da sivil toplum örgütlerinin, siyasi alana bulaşmayıp sosyal yardımlaşma alanında faal olmaktan öteye geçemedikleri görülmektedir.

Sistemin toplumdaki farklılıklara yönelik muamelesi, farklılığın sistemin yaşam alanını ne derecede tehlikeye soktuğuna göre değişebiliyor. Genelde farklılıklar toplumsal düzenin ahengini bozan şeyler olarak atfedilip, baskı altına alınma ya da yok sayma şeklinde tedbirlerle etkisiz hale getiriliyorlar. Bu şekilde sağlanılmak istenen kabullenici duruşla önüne geçilmeye çalışılan tepkiler, gözler önünde varlıklarını ortaya koyma girişimlerinden vazgeçiyorlar ve dolayısıyla gizli şekilde varlıklarını sürdürme çabaları kaçınılmaz hale geliyor.

Tepkisiz bir duruş benimsenmesinin bir diğer sebebi de; insanımıza hep bir şeylerin hazır olarak sunulmasıdır. Hep birilerinin yönlendirmesi doğrultusunda mücadeleler vermiş bir toplum olarak, “armut piş ağzıma düş” anlayışıyla hareket ediyor ve haklarımız elimizden alındığında, yaşam koşullarımızdaki kötüleşmeye rağmen önceden planlanmamış bir çıkışla tepkimizi ortaya koymuyoruz. Otoritenin yönlendirmesi olmadan hareket edemediğimiz için kurtarıcımızı bekliyoruz. O kurtarıcının bir türlü gelmediği noktada da kaderciliğe sığınıyoruz. Bu çabuk kabullenişi kolaylaştıran bir diğer faktör, ülkemizde insanlarımızın bir kısmının ‘düşkün yoksullar’ şeklinde adlandırılan bir kategoriye girmesi, bir diğer kısmının ise maddi yönden oldukça iyi durumda olmasıdır. Her iki grup da, hayatlarında herhangi bir değişikliğe yanaşmıyor ve sistemin olduğu gibi devam etmesini tercih ediyorlar. Birinci gruptaki insanlar, hayatlarındaki herhangi bir değişiklikle yaşam koşullarının daha kötüye gitmesi riskini göze almak istememektedirler. Diğer grup ise, zaten varolan şartlardan en iyi şekilde yaralananlar olarak, varolan sistemin devamından yanadırlar.

Bu yazı PiVOLKA'nın basılı sürümüyle aynıdır. Kaynak göstermek için:

Gültekin, D. (2002). Tepki-siz toplum. PiVOLKA, 1(2), 8-9.

 

23 Ekim 2003'den itibaren farklı (unique) ziyaretçi sayısı:
© 2003 - 2008, Son Güncelleme: 01-01-2008
Eleştirel - Yaratıcı Düşünme ve Davranış Araştırmaları Laboratuvarı
Başkent Üniversitesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Bağlıca Kampüsü, Ankara
Tel: 0312 - 2341010 / 1674 / 1721 / 1726
Faks: 0312 - 2341043 e-posta: info@elyadal.org
- Site Haritası -