Siyaset, yönetim, iktisat ya da spor ve sanat gibi alanlarda üretim yapan insanların yaşantılarında başarı öyküleri olduğu kadar başarısızlıklara dair anılar da bulunmaktadır. TRT’li yılların ünlü Uzay Yolu dizisindeki imrendiğimiz ve bir o kadar da beğendiğimiz Mr. Spock gibi canlılar değiliz hiçbirimiz. Mr. Spock rasyonel ve duygusallıktan uzak karar verme süreçleriyle neredeyse her zaman en doğru kararları verirdi. Ancak, gemileri Atılgan’ın kaptanı olan Kirk ise bütün karizması ve mürettabatı tarafından sevilmesine rağmen pek de seyrek olmayan frekanslarda hata yapardı. Kararları tamamen mantıksız değildi kuşkusuz, ama kendisinden daha mekanik düşünen Mr. Spock’a göre çok daha insaniydi. Biz, her ikisini de çok sevdik.
İnsanlar, diğer insanların başarılarından daha çok başarısızlıkları konusunda konuşmayı tercih ediyorlar. Benzer bir yatkınlık olarak, karşımızdaki insanların davranışlarını ya da onların başlarına gelen olayların nedenlerini açıklamaya çalışırken içsel (kişiye ait) nedenler kullanmaktayız. Çevrenin etkilerini çoğu zaman görmezden geliyoruz. Belki gerçekten de kişisel nedenlerin önemi büyük, belki çevresel koşullar sandığımızdan çok daha etkili; bunun cevabını tam olarak bilme şansımız olduğunu sanmıyorum ancak yönetici durumundaki kişilerin benzer durumlardaki davranışlarını da gözönüne aldığımızda ne kadar haksız da görünse, başarısızlıkların belki de en önemli nedeni kişilerin kendisi olarak karşımıza çıkıyor.
Başarısızlık, önemli bir kavram. Hatta, tersi olan başarıdan da önemli; çünkü başarı daha çok yapılan işe yönelik bir atıf içerse de, başarısızlık kelimesi ile sadece işe değil aynı zamanda kişiye de birtakım özellikler, duygular, düşünceler ya da davranışlar eklemiş oluyoruz. Kavram önemli ancak tanımının ne olduğu konusunda herkes aynı fikirde olmayabilir; daha doğrusu herhangi bir sonucun başarı ya da başarısızlık olarak algılanması kişiden kişiye değişebilir. Bazıları için Türk A Milli Futbol Takımınının teknik direkttörü Şenol Güneş, Galatasaray’ın artık kulüple sembolleşmiş teknik adamı Fatih Terim, son milletvekili seçimlerinin iki “galibi” Tayyip Erdoğan ve Deniz Baykal başarılı görünebilir. Çünkü hepsinin kendi görevleri süresince kendilerine, çevrelerine ve yaşadıkları topluma kattıkları yadsınamaz. Ancak, ben kişisel olarak yukarıda isimleri geçenlerin tamamını bütün iyi niyet, yetkinlik ve çabalarına rağmen başarısız olarak değerlendiriyorum ve bu başarısızlığın olası pek çok nedeni arasından paradigma felcinin ya da daha açık bir ifadeyle “daha önce işe yaradı, bu sefer de yarar” inancının onların başarısızlığında çok etkili olduğunu düşünüyorum.
Fatih Terim, yakın geçmişte neden çok başarılı bir teknik direkttör olarak gösteriliyordu? Çünkü konuşması, duruşu, futbolcularla olan tatlı sert ilişkisi, yani genel olarak bizlerin karizma adını verdiği genel tavrı işe yarayan, etkili bir özellikti. Peki şimdi aynı özelliklere sahip değil mi Fatih Terim ya da bu özellikler artık futbolda önemli değil mi? Birkaç sene içerisinde başarıya yol açan stratejiler bir anda değişti mi? Zaman zaman futbol yorumcuları, takımın eski takım olmadığını, Galatasaray’ın ve Fatih Terim’in Hagi gibi bir futbolcu bulamadıklarını dile getiriyorlar. Bunun etkisinin olmadığını iddia etmek doğru olmayacaktır ancak Hagi ya da herhangi bir futbolcunun yokluğu eğer bir takımı bu kadar etkiliyorsa, teknik kadronun ne iş yaptığını sormamız gerekmez mi? Başarısızlığın temel nedeni paradigma felci gibi duruyor. Yani, bütün değişikliklere ve yenilenmelere rağmen Fatih Terim’de bir şey değişmedi. Değişmedi çünkü aynı Fatih Terim aynı özellikleriyle daha önce çok büyük başarılara imza atmıştı. Neden başarılı olduğu bir stratejiyi değiştirsindi ki? Eğer daha önce otoriter olmak, takımda tek söz sahibi kişi olmak ya da benzeri diğer yollar başarıya yol açtıysa neden aynı başarı şimdi de tekrarlanmasındı?
Tabii ki insanlar başarılı olan stratejilerden kolay kolay vazgeçmek istemez ancak yarışmaya dayalı alanlarda başarılı olduğunuzda, bu başarının nedeni olan stratejiniz (paradigmanız) artık o kadar açığa çıkmıştır ki, hem rakipleriniz bir dahaki sefere daha dikkatli olacaklardır hem de sizin planlarınıza uygulamaya sokmak için işbirliği yaptığınız kişiler tekrar aynı şeyleri gördüklerinde bir önceki heyecanlı tepkileri vermeyecektir. “Daha önce işe yaradı, bu sefer de yarar” inancı; kendini geliştirmeyi hedefleyen, amaçları olan, başarıyı arayan ve o andaki gidişatı değiştirmeyi hedefleyen insanların kendilerine yapacakları en büyük kötülük gibi görünüyor.
Aynı inanç Senol Güneş için de geçerli değil mi? “Bu futbolcularla, bu taktikle dünya üçüncüsü oldum” inancı onu önlenemez sona getirmedi mi? Güneş, takım olmanın en önemli kuralı unuttu: Takımlar sürelidir; görevlerinin bir sonu vardır ve bunu devretmek, kendilerinde gerekli değişiklikleri yapmak zorundadırlar. Değişime direnmek sadece ve sadece Şenol Güneş örneğinde olduğu gibi bize zaman kaybettirir, kazandırdığı herhangi bir şey varsa bile sanırım ben farkında değilim.
“Kasımpaşalılık”, etkili bir konuşma şekli, gözdağı verme, “halk adamı” görünme daha ne kadar yarayacak Tayyip Erdoğan’ın işine? Seçmenler çabuk sıkılır. Aynı özelliklerin, söylemlerin ilk ortaya çıktığı zaman yarattığı etki ile bu etkiye neden olan özelliklerin tekrarlanması sonucu ortaya çıkan beğeniler arasında çok büyük farklar var. Seçmenin kafasında “hep aynı şeyler” yargısı oluşursa, söylemler ne kadar mantıklı ve toplum için faydalı olursa olsun ilk ortaya kondukları andaki önem ve şiddetlerini kaybederler. Daha yeni olanın kazanması süpriz olmayacaktır. Siyasette yeni olan oluşumların, örneğin Genç Parti'nin, seçmenlerden önemli ölçüde destek görmesinin nedeni söylemlerin rasyonelliği değil, yeni bir paradigma içermesidir. Deniz Baykal da söylediği şeyler yanlış olduğu için değil, yeni bir şey söylemediği için başarısız olmadı mı?
Burada akla takılan soru(n), daha önce kullanılan ve etkili olduğu bilinen yönetim stratejilerinin ve yaklaşımların mutlaka değiştirilmesi gerekip gerekmediği. Daha önce politik söylemlerinde dürüstlük, adalet, özgürlük ve eşitlik gibi kavramları kullanan partiler (örneğin, CHP) sadece değişme misyonu gereğince bu ilkelerden vaz mı geçmeli? Kuşkusuz hayır. Paradigma felcinin önüne geçmeye çalışmak, bütün ilkelerin değiştirilmesi, hergün diğer insanların karşısına farklı yapılarla çıkmak değil; böyle de olmamalı. Yapılması gereken karşılaşılan yeni durumlar ve sorunlar karşısında üzerinde çok da düşünmeden süregelen yöntemleri uygulamak yerine, yeni oluşumların yeni olduğunu kabul etmek ve bunların eski yöntemlerle çözülemeyeceği olasılığını hesaba katmak olmalıdır. Ancak, bütün bu uygulamaları yapabilmek için, öncelikle o ana kadar kullanılan paradigmaların yol açtığı sonuçların neden olduğu başarısızlığı kabul etmek gerekir. Eğer, “biz oyumuzu iki kat artırdık” derseniz, korkarım ki aynı paradigmada ısrar eder ve bir dahaki seçimde daha büyük bir yenilgi ile karşı karşıya kalırsınız.
Değişim için cesaret gereklidir ve cesaret, hiçbir şeyden korkmamak değil, korkuya rağmen doğru olanı yapmaktır.
Bu yazı Radikal İki'de yayınlanmıştır. Kaynak göstermek için:
Kökdemir, D. (30 Kasım 2003). Paradigma felci. Radikal İki, 7.
|